bazı günler çok ağrıma gidiyor.

oysa, acı diye bir şey var bu dünyada.

ağzının kenarında sigarasıyla uzaklara bakan bir kent kadının sevdadan anladığıdır; “bir çocuk sevdim, gitti.” cümlesi.

kaç gündür evdekilerle konuşmuyorum. konuşulacak hadiseler kalmadı. iyi mi, günlerin yoğunluğu da azaldı. kime ne anlatsam bilmiyorum. birkaç gün önce konuştuğum insanlarla tekrar konuşmaya yeltenmeye kalkışıyorum; konuşmanın birinci dakikasından sonra tıkanıyorum. aklımda başka şeyler beliriyor. o konuşmaların hepsini çimdik, bitti diyemiyorum. salondaki alakasız bir eşyanın varlığına hafiflik oluyorum. bak diyorum kendime: dışarıda ne büyük gök var. âdetten diye, aç kollarını iki yana nefes solu ciğerlerine. ama kollarımın acısından başka şeylere yer kalmıyor dizlerimde. evet, havadislerin hepsini kardeşimden alıyorum. öyle daha güzel oluyor. olaylara başka biriymiş gibi bakabiliyorum. annem soruyormuş beni. neden aramıyor bizi diye soruymuş. en çok hayıflanan annemdir diye göğüs geriyorum yaşantıma. evin diğer sakinlerinden söz açmaya elbette gerek yok. onlar kendi başların çaresine bakabilecek yaştalar.

“nasılsın oğlum?” diyor annem.
“iyi değilim anne.” diyebilecek yüreğe sahip değilim henüz. konuşma orada bitiyor; gerisi yalan.

onca cümlenin peşine; “kalbim de sen ol yeter ki, şikayet edersem gözlerimin çiçekleri ölsün.” dedi. yanıldığım bütün günlerin şeklini aldım. kalktım salondaki koltuğa yığıldım.

erdal erzincan arkadaşlar.

tam olarak, yediyüz on kere;
“turnam yare selam söyle.”

insan, bazı geceleri yan yana koyamıyorum. insan, bazı geceler üst üste diziyor. insan işte, bazı geceler kendine yetemiyorum.

acı, yer eden bir şeydir.

Anonim asked:
Bir lirayla mutlu olabilirdik onunla. Bir lira iki çay demek.

bir çay en az bir buçuk lira demek.
bura istanbul.

  • ben: hikmet, dün sen okula gittikten sonra kahvaltı yapayım istedim. kalktım mutfağa gittim; ocağa çay koydum, iki tane yumurta çıkardım ve bulaşıkları yıkamaya başladım. birer tane çatal, kaşık ve çay kaşığı yıkadım. sıra tava’ya geldi. sapından tutup içini deterjanlayıp ovalamaya başladım. çayın suyu o esnada fokurduyordu. o sesi duyunca gelecekle alakalı kaygılarımı biraz da olsa unutmuş; gülmeye yer bulmuştum kendimce. böyle güzel bir başlangıç nasıl sonlanabilir ki, değil mi?
  • hikmet: içinde insan geçen cümle kurma gözünü seveyim!
  • ben: tavanın yarı deterjanlı kulpu elimde kaldı oğlum! kendimi insan olmayan nesnelerle hısım akraba hissetmeye başlamıştım oysaki. pencereden dışarıyı izledim biraz. havası kararmış bir gök vardı tepemde. çayın altını kapadım, yumurtaları eski yerine koydum, deterjanlayıp kenara koyduğum üç beş öteberiyi de olduğu gibi tezgahın üzerine bırakıp odaya; yatağıma döndüm.
  • hikmet: benim insanlardan yana umudum kalmadı.
  • ben: benim de tava’dan.

herkes, kendi sızısını kendine dağ beller.