daha önce kurulmuş cümleleri deniyoruz üzerimizde. uyarsa içimize katıyoruz. uymazsa öbürümüze müsaade ediyoruz. hepimiz sökülmesi güç bağlarlar bağlıyız birbirimize. cümlelerle kertildik çünkü. bunun sızısıyla yaşıyoruz, onunla öleceğiz.

aynı can
aynı düşle
aynı bedende nasıl muhafaza
ediliyor. aklım almıyor albayım.

benim “canım” dediğim yerlerimi burktular. bunca sızı, bunca keder neden yoksa.

hayatım dediğim yerlerim eksildi benim. sizin hiç hayatım dediğiniz yerleriniz eksildi mi?

bir sızı olarak, gecenin türküsü;
“yarim derdini ver bana,
dermanın olayım senin.”

“canımın acısıydın” dedi kadın. sustu.

mülk edinmek gibi bir düş kurmadım. bu sebepten allah’la arama sadece samimiyet koydum. koşulların benim üzerimde hakimiyet kurmasına da müsaade etmedim. yalnız kaldım. çoğu kez anlaşılmadım. burada yazdıklarım kadar net olmadım misal. her an bunun keyfini sürdüm. kişiliğimi kimseye sorgulatmadım. kimsenin tavrını da ölçmedim açıkçası. dünyanın derti tasası bitmez dediler hep. en çok da büyüklerimden duydum bunu. en çok zaten onlar yanılttılar beni. korkunca, istemedikleri durumların içine sürüklendikçe her daim allaha döküldüler. sonra zaten dine inancım kalmadı. herkes kendinden sorumlu değildir. eğer benim yaptığım bir yalnış bir başkasının doğrusuna müdahale ediyorsa, herkes kendinden sorumlu değildir. yaşamı sadece kendim için yaşamıyorum. ama “allah bize bu canı verdi. onu koruyup, kollamak bizim görevimiz” gibi bir gafletin sahiliğine de inanmadım. yaşadım. korkuların esiri oldum. başkasının korkusunun esiri oldum. cümle kuramama korkumdan her gün en az yüz sayfa kitap okudum. yanılmadım mı? elbette. cümle kurmadaki becerim yaşam karşısında tutunamadı. bir kadının etiğinden aşağı itilen taşlar gibi savruldum yol kenarlarına. yollar bu sebepten hep gitmeyi çağrıştırdı bende. eminim herkesin en az bir tane yol hikayesi vardır. ama babamın herkesten en az bir fazlası var. odur ki, ona özentim, sadece saçlarını taradığı yön değil.

inanç meselesini kurcalamışken, yinelemekte fayda görüyorum. yaratıcı varken, aracıya gerek duymak, bunu şekle tabi tutmak bana her daim uzak ve samimiyetsiz geldi. iddaa ediyorum. her zaman ettim. şekli vecibelerine yerine getiren birçok insana göre daha samimi oldum allaha. nedir, her zama karşılık gördüm. yanıltıcı hareketlerde bulunmadım. aklımı kurcalayan ne varsa, üzerinde don dahi olmadan açık seçik anlattım, izah ettim. doğru yolda mıyım? kendimce evet. başkasının yanlışını kurcalamadan, kendince doğru saydığım yolun ardından, sahibinin kokusunu arayan bir it gibi kararla yürümeye devam edeceğim.

bazı konularda müşkülpesent bir beyefendi edasıyla burnum bir metre havada yürümeyi sürdüreceğim.

“sensiz öyle dağıldım ki
toparlayamıyorum.”
diyemedim.

kıvrılıp kalıyorum gecenin karşısında. oturma odasının köşeleri gibi yalnızım üstelik. oyluk etlerim bile acıyor.

acı, yer eden bir şeydir.

“boşlukta kırık bir dal yüreğim
kederiyle sallanan.” dedi adam. sustu. kadının kuru kalan tüm yerleri su almaya başlamıştı çoktan.

yakın gelecekte
moda olsun diye yaşayan insanlar haline geleceğiz. çünkü kendimize ait hiçbir şey kalmayacak. benliğimiz bile.

herkes, kendi acısının yabancısı.
herkes, biraz, kendi kulağına uğultu.

artık, daha çabuk unutan insanlar haline geldik. acılar, ayrılıklar, kıyımlar, göçler, günlük telaşlar ve kayıplar yaşıyoruz her an. günün normal meseleleri diye tabir ettiğimiz konular gazeterin üçüncü sayfa haberleri halini aldı. kimse normal şeyler düşlemiyor. komşusunun başına fena bir durum gelse, hemen geçen senelerde başka komşunun başına gelen daha fena konuyu başına kakıyor. üzgün olmak yok artık. cümle içinde kullanan insanlar bile yok. her an yeni bir durumun içine itilip, daha itildiğimiz durumun gömleğini üzerimize geçirmeden başka bir acılar yumağının içine cümle oluyoruz. ardımızda acılarımız bile yarım yamalak kalıyor. bu hızlı geçişlerin içinde debelenip duruyoruz her gün ve her an.